Aşk ve Öbür Cinler – Gabriel Garcia Marquez
| Tür: | Roman |
| Yazar: | Gabriel Garcia Marquez |
| Yayınlanma Tarihi: | 1997 |
| Yayınevi: | Can Yayınları |
| ISBN: | 9789750736636 |
Karakterler
Sierva Maria de Todos los Angeles: Romanın merkezindeki genç kızdır. Soylu bir ailede doğmasına rağmen sevgiden yoksun büyür. Afrikalı kölelerin arasında yetiştiği için onların dillerini, şarkılarını ve ritüellerini benimsemiştir. İçe dönük, hassas, sezgileri güçlü ve duygusal olarak yalnızdır. Toplumun “tuhaf” diye damgaladığı kimliği, onun kırılganlığını artırır. Saçlarını hiç kestirmemesi gibi sembollerle, masumiyet, özgürlük ve bastırılmış bireysellik temalarını temsil eder.
Cayetano Delaura: Sierva María’yı “şeytan çıkarma” göreviyle ziyaret eden genç rahiptir. Entellektüel, şiire ve düşünceye yatkın, merhametli bir yapısı vardır. Başta akılcı ve mesafeli davranır; zamanla kızın insanî yönünü görerek ona aşık olur. Delaura, inanç ile vicdan, görev ile sevgi arasındaki çatışmayı yaşayan bir karakterdir; itaatle kişisel ahlakı arasında sıkışır.
Ygnacio (Marki): Sierva María’nın babasıdır. Asil unvanına rağmen zayıf iradeli, kararsız ve duygusal olarak mesafelidir. Suçluluk duygusu taşır, kızına karşı sevgi hissetse de onu gerçekten koruyacak cesareti gösteremez. Otoriteye boyun eğmesi, trajedinin büyümesine katkı sağlar.
Bernarda Cabrera: Sierva María’nın annesidir. Dışa dönük, savurgan ve dünyaya düşkün bir kadındır. Anne rolüne yabancıdır, kızıyla duygusal bağ kurmakta yetersiz kalır. Çocuğunu korumaktan çok kendi hayatını sürdürmeye odaklanır. Bu ilgisizlik, Sierva María’nın yalnızlığını derinleştirir.
Abrenuncio: Ailenin başvurduğu doktordur. Akılcı, bilimsel ve hümanist bir bakışa sahiptir. Sierva María’da “cin” değil, tıbbi olarak izlenmesi gereken bir durum olduğunu savunur. Kilise ve hurafeye karşı duruşu, romanın bilim-inanç karşıtlığını temsil eder. Mantığıyla gerçeği görse de kurumsal güç karşısında etkisiz kalır.
Piskopos: Kilise otoritesinin simgesidir. Dogmatik, katı ve korku temelli bir inanca sahiptir. Sierva María’yı hastalıktan ziyade “şeytani bir vaka” olarak görür ve onu manastıra kapattırır. Bireyi değil kurumu ve “düzeni” koruyan tutumu, romanın eleştirel odağını oluşturur.
Martina Laborde: Manastırda dışlanan, “tuhaf” bir rahibedir. Sezgisel, içe dönük ve marjinaldir. Sierva María’ya şefkatle yaklaşır, onu anlayan az sayıdaki kişiden biridir. Martina, kurumun dışında kalanların insanî dayanışmasını temsil eder.
Dominga de Adviento: Sierva María’nın Afrikalı bakıcısıdır. Kızın çocukluğunda en yakın olduğu figürdür. Koruyucu, sezgileri güçlü ve kültürel olarak köklüdür. Afrikalı inanç ve ritüelleri yaşatır; Sierva María’nın kimliğinin oluşumunda belirleyici rol oynar.
Konusu
Aşk ve Öbür Cinler, kuduz şüphesiyle “cinlenmiş” sayılarak manastıra kapatılan genç bir kız ile onu şeytan çıkarmakla görevlendirilen bir rahip arasında doğan yasak aşkı anlatır. Roman, akıl ile hurafe, sevgi ile dogma arasındaki çatışmayı merkezine alırken, kurumların korku ve inanç adına bireyi nasıl yok edebildiğini trajik bir hikaye üzerinden sorgular.
Aşk ve Öbür Cinler Özeti
Roman, anlatıcının yıllar sonra tanık olduğu bir mezar açma sahnesiyle çerçevelenir. Genç bir kızın kafatasına hala bağlı duran, olağanüstü uzun saçları, anlatıcıyı çocukken duyduğu bir efsaneye götürür ve hikaye 18. yüzyıl sömürge dönemi Kartagena’sında başlar.
Kartagena’da Marki Ygnacio ile karısı Bernarda’nın kızı olan Sierva Maria de Todos los Angeles, soylu bir ailede doğmasına rağmen ebeveyn ilgisinden yoksun büyür, evdeki Afrikalı kölelerin arasında yetiştiği için onların dillerini konuşur, ritüellerini bilir ve kendi dünyasını onlarla kurar. Saçları hiç kesilmez. Doğumuyla ilgili bir adak/geleneğin parçası olarak azizlere vaat edilmiş gibidir.
Sierva Maria, on ikinci yaş gününe yakın bir zamanda şehirde dolaşırken kuduz olma ihtimali bulunan bir köpek tarafından ısırılır. Aile önce tıbbi yardım arar; hekim Abrenuncio kızda kuduz belirtileri görmediğini söyler, fakat şehirde kuduz paniği büyüdükçe Marki korkuya kapılır ve kızına “iyileştirme” niyetiyle sert, travmatik uygulamalar yaptırır.
Tam bu sırada dinsel otoriteler, kızın Afrikalı kültürle yakınlığını ve “tuhaf” davranışlarını delil sayarak ısırığın hastalıktan çok cin musallatı olduğu fikrine yönelir. Piskopos, Sierva María’nın şeytan çıkarma için manastıra kapatılmasını ister, böylece kız, aslında hâlâ net semptom göstermemesine rağmen Santa Clara Manastırı’na gönderilir.
Manastır hayatı Sierva María için bir tür esaret olur. Rahibeler ve düzen, onu “arınacak bir beden” gibi görür, disiplin, izolasyon ve şiddete varan yöntemlerle kontrol altına alınır. Kızın en insani yakınlığı, manastırda “tuhaflığı” nedeniyle dışlanmış bir rahibe olan Martina Laborde ile kurduğu bağdır. Bu sırada Kilise, kızın şeytanlarını resmi biçimde çıkarmak için genç ama entelektüel bir din adamını görevlendirir: kütüphaneci-rahip Cayetano Delaura.
Delaura başta Sierva Maria’da doğaüstü bir sahiplenme değil, korku ve travma görür, yani kızın “cinli” olduğuna ikna olmaktan çok, onu anlamaya çalışır. Zamanla kızla görüşmeleri sıklaşır. Delaura, Sierva María’ya şiirler okur, konuşur, onu bir vaka olmaktan çıkarıp bir insan olarak görmeye başlar. Bu yakınlık, Delaura’nın içinde büyüyen yasak bir aşka dönüşür. Sierva María da başlangıçtaki direnç ve mesafeden sonra, kendi yalnızlığının içinde Delaura’ya tutunur. Aralarındaki ilişki, manastırın katı düzeninde bir sığınak gibi büyür, fakat aynı büyüme, Delaura’yı da kurumun gözünde şüpheli hale getirir.
Marki, kızını manastırdan geri almak ister, Delaura bir yandan aklıyla bunun yanlış olduğunu düşünürken, öte yandan kurum baskısı ve olayların yarattığı psikolojik atmosfer onu sarsar. Delaura’nın itaatsizliği artınca piskopos onu cezalandırır; görevinden alıp daha ağır bir yere (örneğin bir cüzzam hastanesi hizmeti) yollar.
Buna rağmen Delaura, Sierva María’yı tamamen bırakamaz, gizlice onu görmenin yollarını arar ve manastır içinde gizli geçit/tünel benzeri yollarla görüşmeler devam eder. Bu görüşmelerde aşk daha da somutlaşır, yine de hikaye, bu ilişkinin mutlu bir kaçışa evrilmesinden çok, iki kişinin yavaşça kapanan bir çemberde sıkışmasını anlatır.
Sonunda kurum mekanizması tamamen devreye girer. Sierva María için resmi şeytan çıkarma seansları başlar. Bu seanslar onu bedenen ve ruhen tüketir. Kimlik sembolü hâline gelen saçları da kesilir. Kız, art arda uygulanan ritüeller, yalnızlık, korku ve açlıkla çöküşe gider. Dışarıdan “kurtuluş” vaat eden müdahale, içeride bir yok oluşa dönüşür. Delaura ise sürgünde/cezada, sevdiğine ulaşamaz hale gelir, kurumun duvarları arasına hapsolan ilişki fiilen kopar. Sierva Maria, bu yıpratıcı süreçten sonra manastırda ölür. öÖümünden sonra bile anlatıda “saçlarının uzamaya devam ettiği” imgesi, hikayenin efsane tarafını güçlendirir ve romanın başındaki mezar sahnesine bağlanır.
Roman böylece, bir kız çocuğunun ısırıkla başlayan talihsizliğinin “hastalık mı, cin mi?” tartışmasında tıbbın ve aklın değil, kurumsal korkunun ve dogmanın ağır basmasıyla trajediye dönüşmesini ve bunun ortasında filizlenen yasak aşkın da kurtarıcı değil, daha da acı bir yazgı haline gelmesini anlatır.
Aşk ve Öbür Cinler – Kitap Açıklaması
“Mezar yazıtı ilk kazma darbesiyle parça parça yerinden fırlamış, bakır renginde canlı bir saç yığını mezardan dışarı taşmıştı. Ustabaşı, işçilerinin de yardımıyla bunları tümüyle dışarı çıkarmak istedi, ama saçları ne kadar çok çekerlerse o kadar uzun ve gür görünüyorlardı; sonunda hâlâ bir kız çocuğunun kafatasına yapışık son saç telleri de dışarı çıktı… Yere yayılan o harikulade saçlar yirmi iki metre on bir santim uzunluğundaydı…”
Gabriel García Márquez, yıllar önce tanık olduğu bu ürkünç olayın izini sürerek, gizemli bir aşk öyküsü çıkarıyor ortaya, bahtsız bir genç kızla bir rahibin olağandışı aşklarının öyküsünü. Büyülü gerçekliğin büyük ustası, Aşk ve Öbür Cinler’de, yaşama ve ölüme meydan okumakla kalmayan, aklın ve inancın sınırlarını da zorlayan bir aşk hikâyesi sunuyor okurlarına. Gerçekle söylencenin ustalıkla harmanlandığı çağdaş bir novella.
(Tanıtım Bülteninden)



