Ana SayfaGünlük - AnıBoğaziçi Mehtapları

Boğaziçi Mehtapları

Boğaziçi Mehtapları – Abdülhak Şinasi Hisar

Tür:Günlük – Anı
Yazar:Abdülhak Şinasi Hisar
Yayınlanma Tarihi:1942
Yayınevi:Yapı Kredi Yayınları
Konusu

Eski zamanların Boğaziçi’ndeki şiirsel tezahürünü siyasi tarafıyla değil de şiirsel olarak anlatmakla yetinemeyen Abdülhak Şinasi, o büyülü atmosferi Boğaziçi Konakları ile anlatmaya devam eder. Ardından Eski Zaman Konakları ve eski İstanbul’un diğer semtlerinde şiirleri; Yüzlerce sahteyle karıştırılmış beş ya da on saf pırlantayı sadece ışıltı farkından ayırt edip ayırt eden bir kuyumcu sabrıyla, onları zamanın her şeyi silip süpüren acımasız pençelerinden kurtarıp ölümsüzlüğe kavuşturur.

Abdülhak Şinasi Hisar, eserlerinin birçoğunda İstanbul’u ve İstanbul’un en önemli yerleri olan Boğaziçi, Çamlıca ve Büyükada’nın yaşamını ele alır. Edebiyatı geçmişin güzelliklerini günümüze taşımak için bir araç olarak kullanır.

Boğaziçi Mehtapları Özeti

Kitap, Yedi bölüm ve yirmi sekiz yazıdan oluşur.

Bu başlıklar gelişigüzel değil, çok planlı bir çalışmanın göstergesidir. Bu başlıkları Boğaziçi Medeniyeti’ni anlamak için bir yol haritası olarak yazar. Bu başlıklar ve altlarında yer alan konular şu şekilde sıralanır;

Hazırlanış: Boğaziçi Medeniyeti, Mazinin Yok sullukları, Tabiat Sevgisi, Musiki İptilası

Toplanış: Bu Gecelerin Kıymeti, Saz Fasılları, Kayıklar ve Sandallar, Yan yana Gelenler ve Gelmeyenler

Musiki Faslı: Kayıklar ve Sandalların Kervanı, Saz Fasılları, Saz Sesleri, Hanende Sesleri

Sükût Faslı: Boğaziçi Cenneti, Mehtap, Yalıların Önünden Geçiş, Sessizliğin Şiiri

Aşk Faslı: Mehtapta Görülen Güzellikler, Karanlıkta Parıldayan Arzular, Şarkıların Dedikleri, Herkesin Aslanı, Söyleyen Saz

Dağılış: Fanilikler, Sönüş, Ayrılış, Unutuluş

Hatırlayış: Mazi Cenneti, Bizimle Beraber Yaşayan Hâtıralarımız, Hâtıralarımızın Zaman İçinde Devamı, Başka Dünyaların Bizden Görebilecekleri

Tabiat Sevgisi Parçasından

İstanbul’da doğanın eşsiz güzelliği şüphesiz Boğaz’dadır ve o dönemde İstanbul’un en güzel semti olan Boğaziçi’ne olan talep doğa sevgisini ve takdirini göstermiştir. Theophile Gautier için olduğu gibi o zamanın hanımları ve beyleri için de doğa var olan, görülen, sevilen bir şeydi. Bu ruhlar, insan güzelliğini olduğu kadar doğanın güzelliğini de duymayı ve sevmeyi biliyorlardı. Bu insanlar henüz kendilerini doğadan tamamen ayırmamışlardı. Ruhları ve bedenleri birbirinden tamamen ayrılmamıştı. Şehir dört bir yandan denizlere ve dağlara, İstanbul Boğazı dört bir yandan kırlara açılıyordu. Kulübelerde oturanlardan saraylarda oturanlara kadar ulaşım araçlarının mevsime, sıcak ve soğuk, rüzgâr ve kar, yağmur ve çamur ile ilgili ilkelliği herkesi meşgul etti. Soğuğu ve sıcağı herkes duyabiliyordu ve köşk ve köşklerin odaları mangallarla ısıtılıyordu. Eski evlerin hayatı, günümüz apartmanları gibi insanı doğadan ayırmadı. Ev bahçeden geçilir, bahçeyi sulamak için kuyudan su çekilir, çiçekler evlere bahçeden girer, lavanta çiçekleri temizlik kokularını yataklara dökerdi. İnsanlar ne zevklerini değiştiren mevsimleri ne de sevdikleri hayvanları düşünmeden edemiyorlardı. Kediler evin en rahat köşelerinde horluyorlardı. Eskiden İstanbullular ata biner, ava giderdi. Şehirde kiralık arabaların yanı sıra kiralık arabalar da vardı. Boğaz’da yalıların önünde olta ile veya açık teknede balık tutuldu. Boğaz’ın kendine özgü ve sularının lezzetli meyvelerini andıran balıkları vardır. Ayrıca insanlarla, saatlerle ve mevsimlerle de ilgilidir. Bazıları hemen hemen her akşam, bazıları ise geceleri düzenlendiği için çoğunun aylara göre değişen ve neredeyse tüm yılı kapsayan ayrı mevsimleri vardır.

Sessizliğin Şiiri Parçasından

Geçmişi anlamak ve duymak için bilinmesi gereken ve artık özlediğimiz bir nimet vardı, bize yardım eli uzatan bir tanrı vardı, her günümüzü kuşatan harika bir sessizlikti. Gramofonlara yenik düşen, radyolar tarafından kovulan, arabaların, otobüslerin, tramvayların gürültüsüyle delik deşik edilen sessizlik o kadar azalmış, daralmış, küçülmüş, yeni sınırlarına sıkışıp kalmış, çoğu zaman saatlerimizden o kadar uzaklaşmıştı ki, bazen hissettiğimiz gibi. Karşılaştığımızda bir incelik gibi. Bir süre devam eden sessizlik, ilaç kokan ve müziğin yerini alan bir ruh gibi etkiliyor bizi. Bir zamanlar Shakespeare, tam sessizliğin en tatlı müzik moduna geçtiğini söylemekte haklıydı. Şimdi bir koruya, bir bahçeye girer gibi sessizliğe ulaşıyoruz. O zamanlar bu bizim doğal ve en kalıcı iklimimizdi. Sessizlik temeldi ve bunun dışında şarkı ve enstrüman nadir zevklerdi. Tabii o zamanlar çok aldandığımız sessizliğe şimdiki kadar aç ve susuz değildik. Ama tam tersine alıştığımız için zevk almasını daha iyi biliyorduk. Günlük koşuşturmaların arasında hayat kavramı düşünmek o kadar zorlaşıyor ki, şehrin gürültüsünden kurtulup, onu duyabilmek ve tadabilmek için yıkanmak gerekiyor. Şimdi sessizlikten o kadar yoksunum ki, geçtiğimiz günlerde Boğaziçi kıyılarında dolaşırken, eskiden tanıdığım bir ruha yeniden kavuştuğumu hissettim. Birden onu tanırım. Tattığım lezzeti hayal bile edemezdim. Sessizce kendi kulaklarımın uğultusunu duyabiliyordum. Beni yavaşça içine çekenin eski, rahat, tatlı sessizlik olduğu ortaya çıktı. Bedenimin ve ruhumun ışığında, ne yazık ki! Ne kadar yorgun ve bitkin olduğunu gördüm, ne de boş yaygara kurbanı.

Şarkıların Dedikleri Parçasından

Boğaz’da bazı yaz günleri her zamankinden daha güzel. Bu harika günlerde gökyüzü daha parlak, deniz daha berrak, dünya daha büyülü, hayat daha mucizevi, doğa daha ilahi görünüyor. Bu istisnai günler ruhumuzu sonuna kadar açıyor; ama asla mutlu etmez. Aksine, acı bir tada sahiptirler. Çünkü sırrını açıklamayan bir ruhun bize nasıl baktığı bilinmez; acıyor mu, acımıyor mu? Bilemeyiz; Çocukluğumuzu gördüğünüzü düşünüyoruz ve üzülüyoruz. O günlerde hayat, tüm lezzetiyle, genişleyen ruhlarımıza çok az geliyordu. Hayatımızın doğa kadar güzel ve dünya kadar sonsuz olmadığını giderek daha fazla duyuyoruz. Böyle günlerde, daha çocukken, bir çiçeğe, örneğin bir sümbüle ya da denizde çöken bir köpük gibi bir jöleye daha fazla merakla bakarak uzun bir dalış yaptığımı hatırlıyorum. O narin çiçeği görünce hep mahvolan bu güzellikler nelerdir ve neden? Ya da denizde dirilen bir köpük gibi açılıp kapanan jölenin bitkisel hayatını gördüğümde, hep mahvolan bu canların ne olduğunu ve neden olduğunu söyleme ihtiyacı hissettim. O görkemli günlerde tüm bu sorular hep yanıtsız kaldı. Şimdi ne zaman hafızamda o güzel günlere baksam, o nazlı çiçeğin bir ağlama işareti gibi açılıp beklediğini, suyun içinde yüzen jölenin bir soru işareti gibi açılıp kapandığını görüyorum.

Mazi Cenneti Parçasından

Geçmiş bir zamanı diriltmek, kendi gençliğimizi tekrarlamak kadar imkânsızdır. Ama hem insanın hem de milletin sağlam temelleri, diriltilmesi mümkün olmayan bu geçmiş zamanlardır. Milliyetçilik karşıtları önce milli geçmişi unutturmak isterler. Bu millete yapılabilecek en sinsi ve en kötü saldırı, geçmişini vicdanından alıp hafızasında yok etmektir. Bundan mahrum olan bir millet, en emin gücünü kaybeder. Bize saldıran düşman her zaman topraklarımıza ve ölülerimize saldırır. Çünkü biz o toprakların ve ölülerin ekinleri ve devamıyız. Herkesin kendi geçmişine özlem duyması doğaldır. Çünkü bu, yirmili yaşlarında, hayatının en güzel çağında olduğu zamanı çok sevdiği ve ona adadığı anlamına gelir. Geçmiş bizim en değerli zamanımızdır. Çünkü anılarımızda bugüne kadar devam ettiği gibi en çok yaşadığımız ki en uzun zaman dilimidir. Geçmişten uzaklığı oranında güçlüdür ve ömrümüzü uzattığı ölçüde ona bağlı kalırız.

Boğaziçi Mehtapları – Kitap Açıklaması

Bugünkü edebiyatı yakından takip edenler bu hulyayı ve onun ömrün büyük hakikatlerinin çok defa herkes için boş duran tasını zaman zaman dolduran lezzetli ve büyülü içkisini gayet iyi bilirler. Boğaziçi Mehtapları’nın bu özle şairi bize, yaşadığımız şehrin saat ve manzaralarında bu hulyanın serin ve baş döndürücü tadını bol bol ikram etmişti. Bu yazılarda bize bu seyyal unsurla varılacak merhalelerin mucizesini ne kadar iyi göstermişti. Çünkü bu hulya denilebilir ki metodlu olan bir hulyadır. O bizim bir ruh dalgınlığımızın, bir firar anımızın safdil meşgalesi değildir.”

Ahmet Hamdi Tanpınar

Tasviri Efkar, 15 Eylül 1941

“Abdülhak Şinasi Hisar’ın Boğaziçi Mehtapları isimli kitabı, Türk edebiyatının en mükemmel eserlerinden biridir. Abdülhak Şinasi’den başka hiçbir edibimiz bu mevzuu bu kadar derin bir hassasiyetle, başından nihayete kadar bu derece muhteşem bir şiire bürüyerek değil de, doğrudan doğruya şiir halinde yazamadı.”

Nahit Sırrı Örik

Tanin, 22 Eylül 1943-

Like
Love
Care
Haha
Wow
Sad
Angry
KitapDiyarı
KitapDiyarı
İnsan her şeyi anlatamaz, zaten kelimeler de her şeyi anlatmaya yetmez.

BENZER KONULAR

YORUMLAR

Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüleyin

Sosyal Medya

789BeğenenlerBeğen
4,128TakipçilerTakip Et
21TakipçilerTakip Et
22TakipçilerTakip Et
54AboneAbone Ol

Günün Kitabı

Editör Seçimleri

Popüler Konular

Son Konular